Menu

Ayın Konuğu

Sunay Akın İle Söyleşi

sunay akin soylesi 1sunay akin soylesi 2sunay akin soylesi 3

PRDD: Sevgili Sunay Akın, sizin kişiliğiniz, kimliğiniz çok renkli…edebiyatçı yanınız, denizci yanınız, belgeselci yanınız, müzeciliğiniz… Ama bugün biraz sizin denizciliğinizden söz etmek istiyoruz.

S. Akın: Harika, harika..

PRDD: Bildiğimiz kadarıyla ile sizin ilk geminiz “O” fotoğrafçının elinize aksesuar olarak verdiği gemi…ilk kumbaranız da mazgallar…

S. Akın: Mazgallar çok doğru.

PRDD: Karadeniz’de denizi yaşamamak olmaz. Yaşamın ortasında deniz var. Ama Karadeniz’den bir tane “Sunay Akın” çıktı…Denizi görmek ve bilmekle yetinmeyip “denizi tanıma isteği” nasıl doğdu?

S. Akın: Aman soruya bak be…Şimdi ben bunu yanıtlamaz mıyım…Şimdi ben bunun yanıtını vermez miyim…
İnsanlar nasıl yürüdüklerini, nasıl taytay durduklarını, ilk adımlarını nasıl attıkların anımsamazlar ya…ben de anımsamıyorum. Ama... Benim denize yönelik ilk kulaçlarımı nasıl attığımı da anımsamıyorum. Yani yüzmeyi nasıl öğrendim hiç anımsamıyorum. Bildiğim şu var, ilkokula başladığımda, eve geldiğimde annem hep saçımı koklardı…
-“Yoksa yine bu çocuk okuldan kaçıp denize mi gitti” diye.
Kaçar kaçar denize giderdim..Hep yüzerdim. Trabzon limanında bir batık vardı. Direkleri suyun üzerindeydi. Yalnızca direği gözüküyordu. İki direği…Ona gitmek benim için büyük bir düştü…Onun üstünde yüzerdim, altımda gemi göremezdim..o zaman küçüğüm, çok küçüğüm. O kadar ciğerim yok ki dalayım…Başımı sokardım suya ama göremezdim…Direklerine dokunurdum, orada büyük bir batık var…Orada suyun üstünde olmak…beni daha başka bir şey mutlu etmezdi.
Trabzon’da evler hep teras şeklindedir. Bunun nedeni; topografya çok engebeli, düz değil. Bunların düz yer özlemi var. Düz bir yerde yürüme özlemi var. Bir de tabii fındığını kurutacak yukarda…Ve de denize bakacak…Evet evlerin üzerinde teraslarda oturulur güzel havalarda ki güneşli günler çok azdı…Güneşin kıymetini çok iyi bilir Trabzon. Bizim evin terası limanı en güzel gören terastı. Bütün kadınlar güzel günlerde hep bizim terasta toplanır, semaverde çay…kekler… O gün terasta…çaylar bardaklara doldurulurken bekleniyor. Bir şey bekleniyor…Birdenbire alkışlar…büyük bir sevinç…Bekledikleri şuydu: limanda beyaz bir gemi vardı. İstanbul’dan gelmiş. Onun akşam ışıklarını yakmasını bekliyorlardı…

Babam çok iyi yüzerdi. Aslında beniz benim için biraz da korkuydu…Sanki deniz babamı alacak…Babam o kadar iyi yüzerdi ki, giderdi kaybolurdu gözden…Sonra gelirdi.
-“Acıktım” derdi. Üzüm alırdı, gözümün önünde üzüm salkımı… Hiç durmaz tekrar giderdi denize, sırt üstü yüzerek yiye yiye giderdi…Ben beklerdim, yarım saat..bir saat…yok olurdu adam…nereye gittin yani. Aslında hep de bir korku, hep de bir korku…babam gelmeyecek sanki…

Okuduğum ilk masal, ilk öykü de, okumayı söktüğümde öğretmenim kitap hediye etti. Japon halk masalları…İlk öykü de deniz üzerineydi:
“İki kardeş varmış bir makine bulmuşlar, çevirince tuz çıkarıyormuş makine. Bir tanesi kardeşinden onu çalıyor:
-Tuzları ben çıkarayım da ben satayım diye. Kayığa biniyor, çeviriyor orada makineyi. Ama makine durmuyor... sandal batıyor…kardeş boğuluyor…İşte bu yüzden diyor deniz tuzludur…”

Deniz üzerine çocukluğumdan anımsadığım çok şey var: denizaltı. Denizatlıları ben çok severdim. Trabzon limanına bayram nedeniyle denizaltı gelmişti ve ben çok korkmuştum ondan. Çok seviyordum ama çok korkmuştum… İçinden, uğultusundan... Çok küçüktüm. Belki dört beş yaşlarında…Ama bir de hep oyuncak denizaltım olsun istedim. Türkiye İş Bankası kumbarası var ya, o benim oyuncak denizaltımdı…Onu ben gizli gizli, hatta plaja gittiğimizde annem babam görmesin diye mayomun içine sokardım…Anlamıyorlar ya! Böyle hep paslandı gitti benim kumbaram…

PRDD: Sizin bir de araştırıcı kimliğiniz var. Denizi anlatıyorsunuz ama denizi sadece romantik bir ortam ya da anılarınız olarak değil. Gemiler ve denizleri araştırıyorsunuz. Ama bu araştırmayı yapmak çok kolay bir iş değil. Çünkü bizde araştırma merkezleri çok yok, belge bulmak çok kolay değil, nasıl ulaştınız bilgi ve belgelere?

S. Akın: Ben önce... Çocuklar ve Kadınlar adlı kitabımı, 9-10 yılda hazırladım. Çok zor oldu. Fakat benim en yakın olduğum insanlar, denizciler oldular. Örneğin; Deniz Müzesi olsun, ve ne yazık ki, 17 Ağustos depreminde yok olan Gölcük’teki denizaltı arşivleri olsun, buralarda çok çalışmalar yaptım ben. Bu, oradaki arkadaşlarımın, okurlarımın, dostlarımın özverileriyle, beni kabul etmeleriyle oldu.

Yani orası şeydi, soğuktu odalar... Gidiyordum ben kalorifer yanmıyor ya... Bütün arşiv... Bir denizci kabanı giyiyorsun, gir içeri haydi diyorlar... Kapatıyorlar, akşam seni alacağız diyorlardı. Orada ben artık sökülen, yüzmeyen denizaltılar, gemiler... Onların bütün dokümanları, fotoğrafları, albümleri her şeylerin arasında... Okudum, okudum, okudum... Gemileri ziyarete gelen insanlara uzatılan hatıra defterleri, hepsi duruyor. Hepsi duruyor ama depremde yıkım büyük oldu bunlar, biliyor musun? Çok acı... Yazık oldu...

Eee ... Biz aslında deniz kaçkını bir milletiz. Cemal SÜREYA bir şiirinde diyor ki, Fatih gemilerini karadan yürüttü ya... Deniz kaçkını bir ulusun çocuklarıyız biz o gün, bu gün... Ne yazık ki öyle... Eee... Denize yönelik hiçbir politikamız yok. Ne deniz ürünlerinden yararlanma, ne taşımacılık, ne turizm... Bizde turizm bile denizciliğe yönelik değildir. Hiç kimse kendini kandırmasın. Öyle su üstünde bir banana yüzdürüp, milleti devirmekle turizm olmuyor. Örneğin siz hiç Haliç Tersanesinde yapılan bir fırkateyn gördünüz mü? Ya da kadırga... İstanbul’da bir semtin adını kadırga göremezsiniz. Ama bunun planları var. Neden yapmıyoruz?

Ben hep şunu düşünüyorum... Yapalım fırkateynleri, kadırgaları... Haliçe dizelim 30-40 tane. Çünkü İstanbul’a gelen gezginler Haliçi görünce, “Aaa burası bir orman” diyorlar. Gemi direkleri o kadar çok ki, orman gibi duruyor. İşte onları işletmeye ver efendim. İşte turizm o... Fırkateynler, Haliçte kadırgalar... Yani bugün çok kötü bir saltanat kayığı yapmışlar, böyle sirk hayvanı gibi dolaştırıyorlar ortalıkta. Bu değil yani... Deniz bu değil...

PRDD: Efendim çok vaktinizi almak istemiyoruz. Sevdikleriniz sabırsızlıkla bekliyorlar. İzmir, deniz kenti... Siz İzmir’i çok seviyorsunuz... İzmir de sizi çok seviyor...

Biz Piri Reis Denizcilik Derneği olarak, denizi tanıtmamız gerektiğini düşündük ve İlköğretim okulları için bir etkinlik başlatmak istedik. Milli Eğitim Müdürlüğü ile görüştük ve bize dediler ki, “siz ne yapıyorsunuz? daha deniz görmeyen çocuk var… çocuk tanımıyor ki denizi…” Onun için Çamdibi ve Boğaziçi, bunlar gelir düzeyi düşük ailelerin çocuklarının devam ettiği okullar... öğrencileri gemilere bindirdik, denize götürdük. Denizi tanıttık.

S. Akın: Çok güzel

PRDD: Dileriz ki, bize bir yarım saatinizi ayırın ve derneğimizin Çarşamba Toplantıları’ndan birinde konuğumuz olun.

S. Akın: Ben İzmir’e geldiğim zaman programımı Can ile konuşurum, seve seve katılırım. Deniz görmeyen çocuk dediniz ya... Bundan birkaç yıl önce İstanbul’da Galata Köprüsünde böyle dirseklerimi dayadım, seyrediyorum. Çok severim Galata Köprüsünden bakmayı. Böyle hep taşralı bir duygudur o, biliyor musunuz? Yani bunu yaşamayan İstanbul’u hiç anlayamamıştır. Bunu İstanbul beyefendileri, hanımefendileri hiç yapmamıştır.

Bir çocuk geldi yanıma 16-17 yaşlarındaydı. “Abi Beşiktaş’a nereden gidilir?” dedi.”İşte bak” dedim. “Tarif ettim, şurada otobüse bin, gidersin. Nereden geldin? Hangi şehirden geldin?” dedim. “Ben burada doğdum, abi.” “Peki” dedim “sen hiç Beşiktaş’a gitmedin mi?” “Gitmedim abi” dedi. “Ben, ben bu denizi bile ilk kez görüyorum abi.” İstanbul’da yaşıyor ve denizi ilk kez görüyor, 16-17 yaşlarında bir çocuk.
Bizde, yani İstanbul’da da örneğin taşımacılık, büyük bir sorun. Bir grup insan diyor ki, üçüncü köprü yapalım. Hayır diyorlar, tüp geçit yapalım. İkisi de yanlış. Bunların ikisi de deniz kaçkını... Biri çözümü, denizden metrelerce yukarıda arıyor. Öteki de çözümü denizden metrelerce aşağıda arıyor. Ya deniz... Arşimed buldum, buldum... Değil mi yani, suyun kaldırma gücü... İskele yap gemi yap ve biliyor musunuz, yeryüzünde otomobil, araba taşıyan ilk gemi, vapur İstanbul Boğazında yüzmüştür. Biz yaptık yani, araba vapuru denilen aracı biz bulduk. Tabii, Türk buluşudur. Duhulet ve Suhulet ... Yani onları biz yüzdürdük. Ama bugün, en az otomobil taşıyan gemiye sahip ülkeyiz. Ve bugün kıyıya şeridi en fazla olup, yeryüzünde en az gemi sahibi ülkeyiz. Bana komşularını sayın desem, kaç tane? Bulgaristan, Yunanistan, Suriye, İran, Irak..... Hayır... Karadeniz, Akdeniz, Ege... Bunlar da komşumuz değil mi yani... Ne kötülük gördük onlardan? Niye denizleri komşularımızdan saymıyoruz?

PRDD: Sayın Sunay, teşekkür ediyoruz.

S. Akın: Ben teşekkür ediyorum. Can ile görüşürüm, seve seve İzmir’de olduğum bir zaman gelirim, deniz üzerine görüşürüz.


Söyleşi Belma Bayazıtoğlu
Balçova KİPA İZMİR